Fotoğrafını çekeceğim tarihi camiyi bulmak için Portakal pazarını sağımda bırakarak, Urgan pazarına çıkan yokuştan sola döndüm. Ayakkabıcıları, çerezcileri, peynircileri, zerzevatçıları, kör bıçakları bileyen ihtiyarı geçtim ve kestirmeden Tahtakale’ye çıkmak için çeyiz satılan meydana çıktım.

Burası pazarın keşmekeşinden uzak bir vaha gibiydi âdeta. Satıcı ve alıcı kadınlar karton kutulardan ibaret tezgâhlarda laflarken, satıcı kadınlardan biri beni görür görmez “Gel oğlum, yavukluna bir yazma al” diye bağırdı. Kadını başımdan savmak için “Yavuklum falan yok ki, yazma alayım” dedim. Lakin kadın peşimi bırakacak gibi değildi. “Kısmetse olur, sen şimdiden al bir kenara koy” diye başladığı konuşmasının sonunda kendimi tezgâhta yazma seçerken buldum. Kadın tığ, iğne oyası, yemeni, değirmi gibi sözcüklerle mallarını överken ben anlamsızca bakıyordum sadece. Sonunda bir şey alıp elinden kurtulmak için “Sen benim için bir tane seç” dedim. Duraksadı, biraz düşündü, ardından da üstteki kartonu kaldırıp alttaki kutudan kırmızı bir yazma çıkardı. “Bunu Gülperim yaptı” dedi. “Şu zambakların güzelliğine bir bak”. Kadının zambak dediği yazmanın kenarındaki, beyaz, minik oyalardı. Kırmızı renkli yazmanın üzerinde ancak dikkatlice bakınca seçilebilen, gri renkli, belli belirsiz desenler de vardı. Kadın bir yandan Gülperi’nin oyasını överken bir yandan da onun hayat hikâyesini anlatıyordu. “Ya işte böyle, babası sevdiği oğlana vermeyince o da kendini evlerinin arkasındaki armut ağacına astı” dedi ve ekledi: “Bu Gülperim’den kalan son parça, sana nasipmiş”.

Kadın Gülperi’nin yazmasını üzerinde küçük çiçek resimlerinin bulunduğu minik bir poşete koydu ve elime tutuşturdu. Ben de poşeti içine bir daha bakmadan o günün akşamında elbise dolabının arkalarına doğru gelişigüzel fırlattım.


Aşk bir kaderdir, sevgili ise yazgının ta kendisi. Mutluluk kadere boyun eğmekten, ayrılıksa isyanlardan geçer.


Aradan yıllar geçti. Ne bir yavuklum oldu ne de yazmaya meraklı bir kız arkadaşım. Artık kırka merdiven dayamış, ‘müzmin’ cinsinden bir bekâr olup çıkmıştım. Ailem ve dostlarım adına ‘görücü usulü’ dememek için nazikâne formüller bulup beni birileri ile tanıştırıyordu. Elbette tanıştıklarım da benim gibi ümitsiz vaka oluyordu bir şekilde. Böylesine vakaların birinde ‘hiç değilse biraz hava almış olurum’ düşüncesiyle kızın adı ile koordinatlarını önceden aldığım buluşma noktasına, şehirdeki yegâne sinemanın kafesine gittim. Oturduğum yerden girip çıkana bakıyor, az sonra karşıma gelecek kişiyi tahmin etmeye çalışıyordum. Ben etrafı kolaçan ederken ansızın önümde bir karaltı belirdi ve “Merhaba! Şu masaya geçelim mi?” dedi. Geçtik dediği masaya, daha doğrusu kaderin bize pusu kurduğu yere. Neden buluştuğumuzu o da benim kadar iyi biliyordu. Ancak bir şekilde sadede gelmek için yaptığım hamleleri boşa çıkarıyor, yıllardan beri tanışan iki arkadaş gibi havadan sudan konuşuyordu. Gelgelelim içimde çoktan bir meşale tutuşmuştu.

Takip eden günlerde yeni tanışan ve sevgili olmaya namzet iki kişi gibi değil de bir yastığa baş koymuş, çoluk çocuğu yuvadan uçurmuş çiftler gibi davranıyorduk. Hiç elimi tutmuyordu. Fakat yürüyüşe çıktığımız zamanlarda koluma giriyor, kılık kıyafetimi kontrol ediyor, sanki eşimmiş gibi davranıyordu. Bazen de ansızın omuzlarımdan tutup “Hadi gözlerime bak” diyordu. Ben de koyu yeşil ve mavi arasında gidip gelen bu engin denize dalıyor, orada beni bekleyen deniz kızını bulma ümidiyle çırpındıkça çırpınıyordum. O ise hiç oralı bile olmuyor, alakasız bir soruyla daldığım hayalden beni uyandırıyordu.

Bizi herkesin nişanlı sandığı, ancak birbirimize en uzak olduğumuz günün birinde “Bu akşam film izleyelim” dedi. Seçmesi için kafesinde buluştuğumuz sinemada oynayan filmleri sıraladım. Ancak o “Akşama sana gelirim, internetten spontane bir şeyler bakarız” dedi.

Geldiğinde bilgisayarda uzun süre film aradı. Sonunda yıllar önce komşumuzun siyah-beyaz televizyonunda izlediğim “Selvi Boylum Al Yazmalım” filmini seçti. Film başladı. Al yazmalının terk edildiği esnada aklıma birden Gülperi’nin yazması geldi. “Sen seyrededur, ben içecek bir şeyler alıp geleyim” dedim. Başıyla onaylayınca kalktım ve doğrudan elbise dolabına gittim. Ancak kırmızı yazma görünürlerde değildi. Aceleyle dolabı boşaltmaya başladım. Askıları birer birer etrafa fırlatıyor, çekmeceleri bir çırpıda boşaltıyordum. Aradım, taradım, lakin kırmızı yazmayı bir türlü bulamadım. Öfkeden elbise dolabına esaslı bir tekme savurdum sonra. O da ne? Satıcı kadının yazmayı koyduğu çiçekli küçük poşet sıkıştığı yerden düştü.

Yazmayı hemen arkama sakladım ve salona gittim. “Sana bir sürprizim var” dedim. “Benimle gelirsen, veririm” diye şart koşmayı da ihmal etmeden. Şaşkınlıkla başını salladı, ama nazlanmadan geldi. Onu giriş kapısının yanında bulunan portmantodaki boy aynasına götürdüm ve “Yum gözlerini şimdi” dedim. Bir yandan acemi hareketlerle yazmayı başına örtüyor bir yandan da heyecandan titreyen ellerimi saçlarında gezdiriyordum. Saçlarına dokununca gözlerini açtı. Gözlerindeki koyu yeşil ve mavi derinlik gittikçe berraklaşırken, yüzüne masum bir gülümseme yayılıyordu. Yazmanın bir ucunu eline alıp dudaklarına doğru götürdü ve sonra bana dönerek “Ben artık senin al yazmalınım” dedi. “Hayır” dedim, yazmanın kenarındaki zambakları göstererek. “Sen sadece al yazmalım değil, aynı zamanda beyaz zambağımsın”.

Sezai Karakoç bir şiirinde “Zambaklar en ıssız yerlerde açar” der. Al yazmaya bürünen beyaz zambağımsa hayatımın en tenha günlerinde açmıştı. Sonunda mutluydum. O al yazmasını bahar rüzgârında uçuşan saçlarına bandana yapıyor, çoğu kez de boynuna doluyordu. Şehrin her iki tarafı turunç ağaçlarıyla kaplı sokaklarında el ele tutuşarak yürüyor, sonra dalları bulutlara değecekmiş gibi duran çınar ağaçlarının altındaki istasyon kahvesinde oturup uzayıp giden raylara bakıyorduk. Vaktiyle İngilizlerin inşa ettiği istasyonda çocukluğumun kara trenlerinden eser kalmamıştı. Ancak sevdiklerine el sallayan, trenden inen yakınlarına hasretle sarılan insanlar yerli yerinde duruyordu. Biz de orta şekerli kahvelerimizi yudumlarken, günün birinde bu trenle yolcu edeceğimiz yavrumuzun hayalini kuruyorduk. “Adı mutlaka Deniz olacak tamam mı?” diyordu. “Kız da olsa erkek de olsa Deniz olacak onun adı” diye de ekliyordu ardından.

Mahallemizin meraklısı Fatma Nine bizi her gördüğünde ‘düğün ne zaman’ diye sorgu sual ediyor, bizse her defasında ‘belli değil’ diyorduk. Çünkü biz de bilmiyorduk. Daha doğrusu Gülperi’nin tığını kader kalemi yapıp, aşkımıza bir zambağınki kadar ömür biçtiğinden habersizdik henüz.

Haziran sıcaklarının başladığı günlerin birinde al yazmalım pürneşe beni aradı. Kız kardeşinin mezuniyet törenine gideceğini, ardından onu da alarak döneceğini söyledi. İçimden ‘beraber gitsek’ diye geçiriyordum ki “Bizimkilerin haberi yok, ama kardeşim erkek arkadaşıyla beraber yaşıyor. Ben de onlarda kalacağım” dedi. “Öğrenci evleri dar olur, ben sana kalacak bir yer bulayım” diyecek oldum. Ancak o “Gerek yok, zaten diğer arkadaşları da onlarda kalacak” diyerek kestirip attı. İşin doğrusu beyaz zambağımın kızlı-erkekli, ailelerden saklanan öğrenci evinde kalmasını hiç istemiyordum. O yüzden onu kâh öğretmen evinde bir oda bularak kâh bir otelde rezervasyon yaptırarak defalarca aradım. Her bir telefonda inatlaşıyor, gerildikçe geriliyorduk. Sonunda “Sen bana resmen güvenmiyorsun” dedi.

Ona güveniyordum, ama garip bir şekilde kaygılanıyordum. Onu gergin bir şekilde yolcu ettikten sonra içimdeki sıkıntı daha da arttı. Kâbus üstüne kâbus gördüğüm bir gecenin sabahında günün ilk ışıklarıyla birlikte onu aradım. Sesi sakin geliyor “Gece biraz geç yattık, ama her şey yolunda, merak etme” diyordu. Aradan on dakika geçti geçmedi bu kez kendisi beni aradı. “Sana bir şey diyeceğim, ama sinirlenmeni istemiyorum. Sabaha karşı uyuduğum odaya hırsız girdi. Ama ben çığlık atınca evdekiler hemen yetişti, o da pencereden kaçtı” dedi. Anlattığına göre hırsız yaz gecesi açık olan pencereden kara bir yılan gibi içeriye süzülmüş, o da hemen farkına varıp çığlığı basmıştı. Ama nedense sorularıma kaçamak yanıtlar veriyor “Adam bana hiçbir şey yapmadı” demekle yetiniyordu.

O sinirlenmemi istemiyordu. Ancak içimde önü alınamayan bir öfke çığ gibi büyüyor, kabardıkça kabarıyor, her şeyi yutacak olan dev bir dalgaya dönüşüyordu. Neden diyordum? Beyaz zambağım beni neden dinlemedin? Ben seni gözümden bile kıskanırken; sen kendini başka bir adamın hırsız bakışlarına, hoyrat dokunuşlarına neden teslim ettin? Sakinleşmek, salim kafayla düşünmek için çabalıyordum. Ancak nafileydi her şey. Kafamdaki düşünceler fırtınanın önüne kattığı bulutlar gibi öfkemden kaçışıyordu. Beni dinlemeyip o eve gittiği için suçluyordum onu.

Döndükten birkaç gün sonra bir araya geldiğimizde o somurtkan ve mesafeli durmaya çalışırken; ben hâlâ kızgındım. Neredeyse hiç konuşmadık, konuşamadık. Çok geçmeden de ayrıldık.

Ayrıldığımız günün akşamı ilk kez zambakları merak ettim. Söylenenler doğruysa Gülperi’nin yazmaya işlediği yabani, beyaz zambaklar kış ortasında topraktan başını çıkarıyor; sonrasında boy atıp gelişiyor, baharın son günlerinde ise bir gelin gibi rüzgârda salınıyordu. Yaz sıcakları ile birlikte çiçekleri solan zambaklar, ardından da kuruyup gidiyordu.

Demek ki mühlet dolmuştu. Anlaşılan beyaz zambağım da öyle olacaktı. Beline kuşak yerine al yazmasının bağlanacağı gelinliği de olmayacaktı artık. Onu solmadan son bir kere görmek için ertesi gün evlerine gittim. Kapıyı çaldım. Kalbim küt küt atıyordu. Neden sonra kapı aralığında önde onun, arkada meraklı kardeşinin başı belirdi. Boynunda al yazması yoktu, ancak yine de çok güzeldi. “Sen beni hiç anlamadın” dedim. “Bazen hırçın dalgalarla kıyıları döven, bazen de usulca kımıldayan bir denizdi sevgim. Sense bir ırmak olup ona yol bulamadın.”

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

nineteen − 8 =