Donald Trump'ın ikinci başkanlık dönemiyle birlikte Almanya ile ABD arasındaki ilişkilerde neredeyse hiçbir şey eskisi gibi değil. Grönland meselesi, ortaklığı tamamen bitirebilecek bir kırılma noktasına dönüşebilir.
Avrupalı NATO ortaklarıyla ABD arasındaki gerilim her geçen gün daha da artıyor. Son olarak ABD Başkanı Donald Trump, Almanya gibi bazı Avrupa ülkelerine ek gümrük vergileri uygulanacağını duyurarak Grönland krizini daha da tırmandırdı. Almanya ve diğer Avrupa ülkeleri, Trump’ın Danimarka’ya bağlı Grönland adasını gerekirse güç kullanarak alma talebine karşı -daha çok sembolik nitelikte- bir direnç işareti olarak Grönland’a asker gönderdi. Şimdi ise Avrupa Birliği (AB), ABD’den ithal edilen ürünlere karşı misilleme niteliğinde gümrük vergileri getirmeyi değerlendiriyor.
Almanya Başbakanı Friedrich Merz de Avrupalılar arasında gümrük vergisi tehdidinin” transatlantik ilişkileri zayıflatacağı konusunda güçlü bir görüş birliği olduğunu” vurgulayak bu tehditlerin “gerilimi tırmandırma riskini” arttırdığını kaydetti.
Oysa Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, geçen hafta Washington’a yaptığı ziyarette iyimser bir tablo çizmişti: “Ortaklığımız güçlü, hareket kabiliyetimiz var ve bu ortaklığı daha da geliştirmeye kararlıyız.” Wadephul’a göre ABD, siyasi ve askeri olarak “tam anlamıyla Avrupa’nın yanında” duruyordu.
Grönland’ın ilhakı her şeyi değiştirir
Ancak bu dayanışmaya yönelik kuşkular giderek artıyor. Artık sadece ABD’nin Rusya’dan gelebilecek bir saldırı karşısında Avrupalı NATO ülkelerini gerçekten savunup savunmayacağı sorgulanmıyor. Eğer ABD, NATO müttefiki Danimarka’nın egemenliğini fiilen ihlal ederse, Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen’in de söylediği gibi, ittifak fiilen sona ermiş olur.
Alman Dış İlişkiler Konseyi’nden Rachel Tausendfreund, DW’ye yaptığı değerlendirmede, “Bu gerçekten son derece gergin bir dönem” diyor ve ekliyor: “Almanya artık en önemli NATO müttefikinin bir saldırısına karşı kendini hazırlayıp hazırlamaması gerektiğini sorguluyor. Bu anlamda ilişkiler hiç bu kadar kötü olmamıştı. Öte yandan, duyduklarımıza bakılırsa, Almanya Başbakanı Merz ile Donald Trump arasında oldukça iyi bir çalışma ilişkisi var.”
Ancak bu ilişki sınırsız bir dayanıklılığa sahip değil. ABD özel kuvvetlerinin Venezuela’ya yönelik operasyonu ve Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun kaçırılması konusunda Başbakan Friedrich Merz temkinli bir dil kullanmış, açıkça uluslararası hukuka aykırı olan bu operasyon için hukukî durumun “karmaşık” olduğunu söylemişti. Bu tür bir ihtiyatlı yaklaşımı sürdürmek artık giderek zorlaşıyor.
Halle Üniversitesi’nden uluslararası ilişkiler profesörü Johannes Varwick, Trump’ın Grönland’ı ilhak etmesi halinde bunun “gerçekten de bardağı taşıracak son damla” olacağı görüşünde.
Varwick, bu senaryonun olası akıbetini şöyle değerlendiriyor: “Böyle bir durumda ABD’ye duyulan güven, muhtemelen geri dönülmez biçimde yok olur. O zaman esasen her şeyi sıfırlayıp gelecekte hangi temelde iş birliği yapılabileceğine bakmak gerekir. Bu ise son derece zor olur, çünkü aynı zamanda birçok alanda ABD’ye bağımlıyız. Böyle bir kopuş pahalı olur, risklidir ama muhtemelen kaçınılmaz hale gelir.”
ABD’ye bağımlılık çok büyük
Kendisini kararlı bir transatlantikçi olarak tanımlayan Merz, bu kopuşu mutlaka önlemek istiyor. Ancak 20 Ocak 2025’te ikinci kez ABD Başkanı olarak yemin eden Trump, daha önce yakın olan ortaklığa dair neredeyse tüm temel kabulleri altüst etmiş durumda.
Trump, geçen yıl Şubat ayında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’i dünya kamuoyu önünde küçük düşürdüğünde Merz henüz başbakan değildi. Merz o günlerde, “Trump’ın açıklamalarından sonra, Amerikalıların bu kesiminin Avrupa’nın kaderine büyük ölçüde kayıtsız olduğu açık” demişti. Merz, önceliğinin Avrupa’nın “adım adım ABD’den bağımsız hale gelmesine yardımcı olmak” olduğunu vurgulamıştı.
Ancak Varwick’e göre bu o kadar da kolay değil: “Gerçekten etkili olabilecek tek şey, eğer mümkünse, Avrupa’nın gerçekten ortak ve yekpare bir duruş sergilemesi. Friedrich Merz bunun için çalışıyor ama Avrupa ülkeleri arasındaki çıkar farklılıkları hâlâ çok büyük.”
Merz’in Washington ziyareti sadece geçici bir rahatlamaydı
Geçen bir yıl boyunca ilişkiler aşağı yönlü seyrini sürdürdü. ABD’nin Avrupa’dan ithal edilen ürünlere uyguladığı gümrük vergileri, özellikle ihracata büyük ölçüde bağımlı olan Alman ekonomisini sert vurdu. Ukrayna savaşında ise Donald Trump, barış adına Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e geniş tavizler vermeye hazır olduğunu giderek daha açık biçimde ortaya koydu.
Tüm bu gerilimlere rağmen -ya da belki tam da bu yüzden- Merz, Haziran başında Washington’a ilk resmi ziyaretini gerçekleştirdi. Görüşme, beklenenden daha olumlu geçti. Bunun nedenlerinden biri, Merz’in Almanya’nın savunma harcamalarını Trump’ın talep ettiği şekilde ciddi biçimde artırmak istediğini söyleyebilmesiydi. Ancak Trump’tan somut bir taviz çıkmadı.
Emperyalizmin geri dönüşü
Aralık ayından bu yana gelişmeler adeta peş peşe geldi. ABD yönetimi, yeni ulusal güvenlik stratejisinde, Avrupa’yı göç yoluyla “medeniyetin yok edilmesi” tehlikesine karşı uyardı. Batı yarımküre ABD’nin etki alanı ilan edildi. Ardından Venezuela operasyonu ve Grönland tehdidi geldi.
Alman hükümeti, bir yandan Trump’ı Ukrayna’da barış arayışında ve Avrupa’nın koruyucu gücü olarak yanında tutmaya çalışırken, diğer yandan kendi ilan ettiği değerlere -uluslararası hukuka ve kurallara dayalı uluslararası düzene- nasıl sadık kalacağını bilemez halde görünüyor.
Rachel Tausendfreund’e göre ABD’nin Avrupa’dan tamamen kopması beklenmiyor: “ABD, Avrupa ile ilişkilerini yeniden ayarlamak istiyor. Ukrayna’nın güvenliğini sağlama konusunda çok daha az yük üstlenmek istiyorlar. Ancak Trump yönetimi içinde AB karşıtı isimler olsa da Avrupa hâlâ bir ortak olarak görülüyor.”
Johannes Varwick ise Almanya’yı zor zamanların beklediğini düşünüyor. Varwick, Trump’la birlikte emperyalizmin ve güçlünün hukukunun geri döndüğü görüşünde:
“Bu Almanya için çok kötü bir haber. Çünkü Almanya, güvenlik ve ekonomi açısından istikrarlı bir uluslararası ortama neredeyse herkesten daha fazla bağımlıydı. Alman iş modeli çökmek üzere ve yerine geçebilecek daha iyi bir model de görünmüyorum.”
