Ona göre insan küfür etmiyorsa, can yakmıyorsa, eşine ve kendine sadakatsizlik yapmıyorsa en ahlaklı insan o; ama bir ölçüsü yok.

İnsan var namaz kılmıyor, zekât vermiyor, yani İslam’ın farizalarını yerine getirmiyor, Ona göre en iyi Müslüman o… Kalbi temizmiş, hayatına göre bir Müslümanlık anlayışı oluşturmuş, mutlu–mesut yaşayıp gidiyor. Bana göre bu, Müslümanlık olmaz, bana göre ahlak olmaz Müslümanlığın da, ahlaklı olmanın da kuralları ve çerçevesi bellidir ve kaynağı Kur’an ve sünnettir.

Ahlakın kaynağı dediğimizde, ahlaki ilke ve kuralların dayandığı temeli kastediyoruz. Tarih boyu ahlaki ilkelere farklı kaynaklar gösterilmiştir. Bu kaynakları genel olarak din ve din dışı olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Din dışı kaynaklar, farklı filozoflar tarafından kabul edilen akıl, toplum ve vicdandır.

İslam’a göre ise, ahlakın kaynağı vahiy (ilahi buyruklar, yani Kur’an-ı Kerim) ve O’nun ışığında oluşan sünnettir. Nitekim Hz. Aişe bir soru münasebetiyle Resul-i Ekrem’in ahlakının Kur’an olduğunu belirtmiş, Resulullah da “ahlakın güzelliklerini tamamlamak üzere gönderildim.” buyurmuştur. Kur’an ve sünnet, dini ve dünyevi hayatın genel çerçevesini çizmiş, hareket ve davranışların kaidelerini tespit etmiş, böylece daha sonra fıkıhçılar, hadisçiler, kelamcılar, tasavvufçular, hatta filozoflar tarafından geliştirilecek olan ahlak anlayışlarının temelini oluşturmuştur.

“Akıl”, ”toplum” veya “vicdan” yani insanın kendisi, ahlakın kaynağı kabul edildiği takdirde, ahlaki prensiplerin evrensellik niteliği de ortadan kalkmış olur. Çünkü insan kaynaklı ahlaki prensipler, kişiden kişiye ve toplumdan topluma değişiklikler arz eder. Ahlaki ilkelerin evrensel olması gerektiğini ilk vurgulayan filozof Kant’tır. Halbuki Kant, ahlakını akıl üzerine temellendirmekte, dolayısıyla o da ahlakta nihai kaynak olarak insanı temel almış olmaktadır. İnsan ise sadece akıldan mürekkep olmayıp onun duyguları, tutkuları, ihtirasları ve eğilimleri de vardır. Bu özelliklere sahip bir insanın her zaman akli (rasyonel) davranması beklenemez. İnsanın irrasyonel (nefsi arzu ve istekleri) yanlarını da hesaba katmak gerekir.

Bu durumda ahlak ilkelerinin evrensel nitelik taşıması gerektiğini ileri süren Kant’ın ahlak anlayışının evrensel karakter taşımadığı ortaya çıkmaktadır. Öyleyse “evrensel“ ve “ mutlak değer”i ortaya koyacak varlık, ruhi ve fiziki şartlardan etkilenmeyen aşkın ve mutlak bir varlık olmalıdır ki, o da ancak Allah’tır.

Ayrıca Kant, bir taraftan ahlak sistemini akıl üzerine kurarken, diğer taraftan da en yüksek iyiye ulaşmak için Tanrı’nın varlığına ihtiyaç duymuş ve ahlakını Tanrı ile tamamlamak zorunda kalmıştır. Ona göre Tanrı’ya inanmayan insan en yüksek iyiye ulaşamaz. Hatta Kant, meseleyi bu noktadan çok daha ileriye götürerek, inançsızlığın ahlaki bir çöküntüye yol açacağını açıkça ifade etmiştir. Burada Kant’ın ahlak ekolünü tamamlamak için kabul etmek zorunda kaldığı “Tanrı“, dini muhtevasından soyutlanmış, varlığı ve yokluğu ontolojik bir esasa dayanmayan bir Tanrı’dır.

Ahlakın kaynağını akıl ve vicdan kabul edenler, insanın tabiatında var olan bazı gerçekleri göz ardı etmektedir. İnsanlar iç-dış (çevre-muhit) sebepler, zaman-mekân, tecrübe ve yaşın tesirlerine maruz kalabilmektedir. Bu tesirlerin baskısı altında kalan bir akıl, hatalı kararlar verebilir. Vicdana gelince, insan menfaati söz konusu olunca veya menfaatine ters bir durum meydana gelince, vicdanının sesine kulak tıkayabilir veya onun sesini bastırabilir. Onun için vicdan ahlak için tek başına yeterli bir kaynak olamaz. Ayrıca doğru karar verebilen vicdan iç ve dış tesirlerden, menfaatten, kötülük düşüncesinden uzak, sadece iyiliği ve hayrı düşünen bir vicdan olmalıdır. Bütün insanlar böyle bir vicdana sahip olmadıkları veya az sayıda insan böyle bir vicdana sahip olduğuna göre, vicdan da ahlaki ilkelerin kaynağı kabul edilemez.

Kesin ve mutlak ilkeler, ancak ilahi buyrukların yer aldığı bir ahlak anlayışında bulunabilir.

Netice olarak diyebiliriz ki, temelinde “insan” olan ahlaki ekollerde, müeyyideler “insan”la sınırlı kalmakta ve bu ilkelerin hiçbir kutsallığı bulunmamaktadır. Zira insanı aşmayan her bir otorite, prensip olarak yine insan tarafından tesirsiz hale getirilebilir. Doğrusu bütün vicdanlara zorunlu olarak bir kanunu yerleştirmek zordur. İnsanlar neden kendi kanaatini başkasının kanaatine feda etsin ki? Bu durumda tartışmayı sona erdirmek için “üstün bir otorite”ye başvurmak kaçınılmaz olmaktadır. Üstün otorite de Kur’an ve ona dayalı sünnettir.

Kaynak: Peygamber Ölçülerinde İletişim Ahlakı / Yrd.Doç.Dr.Yusuf Güneş

- Reklam -
Önceki İçerikEvinden 34 milyar euroluk altın çıktı
Sonraki İçerik“Çalışmaya gelin, bir ay ücretsiz konaklayın”

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.