Foto: Schwoaze von pxabay.com

Tercihlerimiz çoğu zaman şahsımızı bağlarken bazen de kocaman bir toplumu etkiliyor hiç şüphesiz.

Kazanılmış haklarımızdan feragat etmiş olmak, bir kısım menfaat avcılarını, her şeyi mubah görme özgürlüğüne kadar götürebiliyor mesela. İşte bu yüzden bazı şeylerin kavgası verilirken, topyekûn meselelerin hakkını savunmak, bize önceden verilmiş insani bir vazifenin sonradan alınan meyvesi olacaktır.

Bugün yokluğunu derinden hissettiğimiz ‘keşke’lerin en büyük sebeplerinden biri de maalesef varlığında çekimser kaldığımız duyguların tetiklenmeden sönüp gitmesinden kaynaklanıyor.

Oysa insan olarak bizi diğer canlılardan ayıran en önemli fark, akla yön verme iradesi değil mi? Halbuki insan, sosyalleşme gereksiniminin kaçınılmaz olduğunu keşfettiği andan itibaren hep birlikte hareket etmiş fakat toplumsal yapılar içinde meydana gelen olayları da her zaman belirli bireyler ateşlemiştir.

Ne acıdır ki sosyal değişimlerin mimarları olan fertler, büyük bedeller ödeyerek toplumları perçinlemişlerdir. Ve günümüze kadar da çoğu bunun bedelini canlarıyla ödemiştir.

Peki, tarihte sayısız örneği olan bir durum, bugün de mi tekerrür etmeli? Neden toplumsal değişimler tarihin elim kaderine terk ediyor da birilerinin bedel ödemesini bekliyoruz? Evrensel insani değerler etrafında toplanarak neden modern bir toplum inşâ edemiyoruz?

Sahi, korkuya boyun eğmeden, parçası olduğumuz toplum uğruna hem de toplum olarak, başımızı hangi serseri giyotinin önüne koyabildik ki?

Hangi mefkure etrafında toplandık da yaftalamadan düşündük?

Hangi ideal var ki üç kişi yan yana dizilip göğsümüzle direndik?

Ve daha hangi kuzu, hangi kurdun binlerce bahanesinden biri!

Başka yolu yok! Toparlanmalı toplum!

Bizi buna zorlayan gerçek bir değerin esiri olmak, galiba farklı bir durgunluğun aksiyonunu oluşturacak. Düşünsenize, size hararet yaptıran bir aksiyonu durağanlıkta yaşayacaksınız. Ve içine düştüğünüz bu eylemsizlik size çaresizlik verecek…

Durmayın!

Evet mecbur edilmiş bir çaresizliğe bir tutam şuur k-atarsanız, eylemin hareket olarak sınırları zorladığını ve sizi bir çıkış noktasına doğru sürüklediğini görürsünüz.

Bu başkaldırma ve isyan, faşizmin dar sokaklarında yalnız gezen bir adamın ayak sesleri olur bazen; bazen de bütün bir koro halinde başlar senfoni! Çünkü bu çığlık, çiğnenmiş hakların ve gasb edilmiş değerlerin geri alınması adına ortak bir mücadelenin, büyük bir adımıdır!

İşte, bizi biz yapan yegane değer, içinde bulunduğumuz toplumun fikir sancılarını yaşıyor olmamızdan kaynaklanıyor. Zaten hayli zamandır birikmiş problemlerin çilesini çeken üç beş fikir işçisinden başkası çıkmadı şark coğrafyasında. Onlar da hep sürgün yemiş, vurgun yemişler hem de üç-beş fikirsiz zamparanın eliyle…

“Kartaca elçisi, Roma İmparatoruna bir mesaj getirmiştir. İmparator elçiyle şöminenin başında konuşurlarken elçiyi işkence ile tehdit etmiş, elçi ise elini şöminedeki ateşin içine soktuktan sonra “Özür dilerim Majesteleri, ne diyordunuz,” diye söze devam etmiş!”

“Seni işkenceyle tehdit ederlerse elini ateşe sok da konuş!” diyor eli halâ ateşte olan biri!

Yahu, hangi hortlak duygunun dikenli tellerine takıldı da yırtıldı şecaatimiz?

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.