En uygun yol, meseleyi Kur’an’ın âyetleri ve Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) nurlu beyanları içinde anlatıldığı şekliyle kabul edip hakikatini Allah’a (celle celâluhu) havale etmek olacaktır.

Rabbim, Cehennem ateşine düşmekten bizleri muhafaza buyursun, Cennet’le şerefyâb eylesin! Kur’an-ı Kerim’de Cennet’i tasvir eden pek çok âyet-i kerime vardır. Cennet, insanın ruhanî, cismanî, zihnî ve fikrî bütün duyguları hesaba katılarak, onları tatmin edebilecek bütün nimetlerle donatılmış bir yerdir. Meselâ diyelim ki gözümüz bu dünyada, milyonda beş veya altıyı ancak görür. Fakat orada göz milyonda milyon görecek ve Allah’ın bütün nimetlerinden istifade edecektir. Kulak, ancak belli dalga boyundaki sesleri duyar. Orada bütün dalga boylarına muttali olacak, bütün dalga boylarındaki en tatlı sesleri, en iç yakıcı nağmeleri duyacak ve haz içinde hazza gömülecektir.

İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın bir yönüyle mutfağı olan bu dünyada, nimetleriyle bizi perverde ettiği hengâmda, O’nun nimetlerini tatmaktadır. Ancak bu tat alma gayet sınırlıdır. İbn Abbas’ın (radıyallâhu anh) ifadesiyle, dünyada gördüğümüz her şey, Allah’ın ahirette bize vereceği şeylerin birer numunesidir.

Elmalar, armutlar, kirazlar, vişneler, cismaniyete ait ayrı ayrı zevkler; kulağa gelen, göze çarpan, ağza giren hazlar, insanın hayat arkadaşıyla olan münasebetindeki hazlar… Bunların hepsi, ahiret nimetlerini hatırlatmak için sadece birer fihrist ve numuneden ibarettir. Hakikatlerine ise öbür âlemde muttali olacağız. Mü’minler Cennet nimetlerini tattıklarında, âyetin ifadesiyle, “Bu, daha önce bize dünyada da verilmişti!” diyeceklerdir.

Oysa bu, onların aynısı değil, benzeri olarak kendilerine sunulmuştur. Bütün bunların ötesinde, insanın Cennet’te mazhar olacağı bu saadet ebedî olacak ve insan orada, sürekli yenilenen hayatıyla her seferinde yeniden hayata gelmiş gibi olacaktır. Orada monotonluk yoktur. Çünkü hadis-i şeriflerde anlatıldığına göre her Cuma günü, (oranın Cuma’sının keyfiyetini bilemiyoruz) kendine has keyfiyetiyle günlerin efendisi olarak zuhur edecek ve o günde bütün güzelliklerin kaynağı Rabbin cemali görülecek ve herkes evine döndüğünde kendini çok değişmiş bulacaktır. Bu, bir yenilenmedir. Onun için orada monotonluk ve bıkkınlık olmayacak, insan daima yeni ve taze şeylerle karşı karşıya kalacaktır.

Vâkıa bütün bunların, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifade buyurduğu şu kudsî hadis içinde hulâsa edilmesi daha uygun olur: “Allah (celle celâluhu) şöyle buyuruyor: ‘Ben, salih –her davranışı sağlam, arızasız, hayatını iyilik ve hayır dairesinde sürdüren, yaptığı iyi bir iş ile yeni bir iyi işe ulaşan ve salih amele yapışan– kullarıma öyle şeyler hazırladım ki, onları ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de herhangi bir insan tasavvur etmiştir.’” Her şeye kâdir olan Allah (celle celâluhu) dünyayı sadece bir numune olarak yaratmıştır. Cennet ne kadar güzelse Cehennem de o kadar çirkindir. Cehennem’de insan, kalbi, duyguları, letâifi, sırrı, hafâsı, ahfâsı, zihni, insanlığı, bedeni, derisi ve her şeyiyle azaba maruz kalacaktır.

Dostlarından kopmuş, ana-babasından ayrı düşmüş, dünyadaki nimetleri tatmış, duymuş ve Cennet’e muttali olmuş fakat oraya gidemeyip dünyadan bin beter bir zindana atılmış bir insan olarak vicdanen çok azap duyacaktır.
Ne kadar zaman azap çekeceğini zihni ona hatırlatacak, aklına gelecek, “Bin yandım, bin daha yanacağım, ne korkunç bir felâket bu!” deyip ruhuyla ızdırap çekecektir. Ruh, geçmiş zamanla beraber gelecek zamanı, gelecek zamanla beraber geçmiş zamanı hâlihazırda ona beraber yaşatacak ve o insan, “Bir yandım, bin ızdırap çektim.” diyecektir. “Daha ne kadar ızdırap çekeceğim?” düşüncesi ona ayrı bir ızdırap yaşatacak ve hâlihazırdaki ızdırabı da vicdanında yaşayacaktır. Hayalinde çok defa Cennet’i tasavvur edecek, âh u vâhta bulunacak, an gelip sesi kesilecek ve hırıltıya dönüşecektir. Nitekim “Allah Teâlâ onlara: ‘Susun ve sakın bir daha Bana bir şey söylemeye kalkışmayın!’ buyurur.” âyet-i kerimesi de bu hakikati dile getirmektedir.

Burada tek tek âyet ve hadislerle Cennet ve Cehennem tasviri yapmaktan daha ziyade, özet bir mânâ vermek bana daha uygun geldi. Ancak bu mevzuda geniş bilgi sahibi olmak isteyenler, hadis kitaplarının Cennet ve Cehennem’e dair bölümlerinin yanı sıra İmam Kurtubî’nin Tezkire’si, Ebu’l-Leys es- Semerkandî’nin Tenbihu’l-gâfilîn’i gibi kitapların Cennet ve Cehennem’e ait bahislerini mütalâa ve müzakere edebilirler. Selefin, bu gibi kitapları bol bol mütalâa ve müzakere ettiğini, buna göre kendi vaziyetlerini değerlendirdiklerini ve ağladıklarını biliyoruz.

Rivayet edildiğine göre o dönemde büyüklerden pek çoğu, demirci dükkânlarının önlerine gider, ocaktan çıkan kıvılcımları seyrederek Cehennemi tasavvur etmeye çalışırlarmış. Aynı şekilde, Cehennem korkusundan ötürü çarşıda bayılıp düşen, kendinden geçen pek çok insanın olduğu nakledilir. Biz de zaman zaman böyle manzaralar üzerinde tefekkürde bulunmalı, Cehennem gibi bir çirkinlikle, güzellikler meşheri olan Cennet’i daima yan yana düşünmeliyiz.

İbadet ü taatimizi yaparken de daima bunları nazar-ı itibara alarak yapmalı, önümüzde âdeta Cennet, ayaklarımızın altında ise Cehennem varmış gibi davranmalıyız. Zira bir yanlışlık sonucu kayıp oraya düşmemiz her an muhtemeldir. İşte bu mülâhaza ve mütalâalarla kalbimizi inkişaf ettirmeye çalışmalıyız.

                                         * * *

Editör: EKREM ERDEM

- Reklam -

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

2 × 4 =

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.