Hayırlı bir danışmanın özellikleri

Hayırlı bir danışmanın özellikleri

Vahiyle müeyyet olmasına rağmen Hz. Musa’nın vezir talep etmesi nasıl anlaşılmalıdır? Danışman seçiminde dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?

EKREM ERDEM 25 Nisan 2026 BLOG

Enbiya-i izamın her birisi bizim için uyulması, örnek alınması ve arkasından gidilmesi gerekli olan önemli birer rehberdir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim pek çok âyet-i kerimede peygamberlerin kıssalarını anlatmış ve bazen açık bazen de kapalı olarak onlara uymayı emretmiştir. Bir âyet-i kerimede Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında, “Şanım hakkı için Resûlullah’ta size örneğin en güzeli
vardır.” (Ahzâb Sûresi, 33/21) buyrulurken şu âyet-i kerimede ise aynı tabir Hz. İbrahim
hakkında kullanılmıştır: “Şüphesiz ki sizin için İbrahim
ve onun yanındakilerde örneğin en güzeli vardır.” (Mümtahine Sûresi, 60/4) Onların her
birisi bizim için birer numune-i imtisal olduğuna göre, Hz. Musa’nın Cenâb-ı Hak’tan vezir
talep etmesinde de bizim için önemli dersler vardır.
Öncelikle hâdisenin nasıl meydana geldiğine bir bakalım. Allah, yüksek bir fetanete sahip
olan Hz. Musa’yı önemli bir mesaj yükleyerek Firavun’a göndermiştir. Fakat onun Allah’tan
aldığı bu mesajı sunacağı tek kişi Firavun değildir. Onun yanında Haman ve Karun gibi
onun kurduğu kast sisteminin zirvesinde bulunan insanlar da vardır. Haman, Firavun’un
her yaptığına makul mahmiller bulmaya çalışan, sürekli alkış ve takdirleriyle onu hipnoz
eden bir insandır. Karun’a gelince o da servetinin altında kalıp ezilen birisidir. İşte Hz. Musa,
böyle ifritten bir topluluğun karşısına çıkacak ve o güne kadar hiç duymadıkları ve temel
esprisi mevzuunda hiçbir bilgiye sahip olmadıkları Allah’ın mesajını sunacaktır.
Ayrıca Firavun’un sarayında neşet etmiş olmasının da Hz. Musa üzerinde bir kısım
psikolojik etkilerinin olabileceğini göz ardı etmemek lazım. Hz. Musa o güne kadar Firavun
ve yardımcılarına hep bir yönetici ve idareci olarak bakmıştı. Dahası Firavun, Hz. Musa’ya
karşı bir baba ve abi gibi muamelede bulunmuştu. Üstelik İsrailoğulları Firavun’un kurmuş

olduğu kast sisteminin en alt tabakasında yer alıyorlardı. Sarayda büyüse bile Firavun’un
sülalesinden olmadığı için Hz. Musa’ya da benzer muameleler yapılmış olabilir.
İşte bütün bu durumlar göz önünde bulundurulduğunda Hz. Musa’nın böyle zorlu bir
görevden önce Allah’tan vezir istemesi onun yüksek fetanet ve firasetiyle meselenin
zorluğunu daha baştan kavradığını gösterir. Öncelikle bunu takdir etmek gerekir. O, bu
zorluğu sezdiği için Firavun’un sarayına gitmeden önce,  “Bana ailemden bir de vezir (yardımcı) ver; kardeşim Harun’u. Onunla beni takviye et. Bana tevdi ettiğin bu vazifeye onu da iştirak ettir.” (Tâhâ Sûresi, 20/29-32) demiş ve Allah’tan Hz. Harun’u kendisine vezir olarak vermesini talep
etmiştir. Zira Hz. Harun, Hz. Musa’ya göre biraz daha hür büyümüş, İsrailoğulları arasında
serbest dolaşmıştı. Peygamber neslinden geldiği için, sürekli onlara hitap etmiş, din ve
diyaneti anlatmıştı. Yani bu konuda tecrübesi olan bir insandı.
Hz. Musa’nın böyle önemli bir görev için yardımcı istemesinin psikolojik bir yönü de vardır.
İnsan yüksek mansıp sahibi birinin yanına tek başına çıktığı zaman kendisini rahat
hissetmeyebilir. Dolayısıyla maksadını ifade ederken biraz zorlanabilir. İşte Hz. Musa,
kendisini takviye etmesi, önünü açması ve böylece ifade etmesi gerekli olan mesajı güzel
ifade etmesi adına bir yardımcı talep etmiştir.
Hz. Musa kıssasının temel yanlarına kısa bir göz attıktan sonra şimdi meselenin bize bakan
yönüne geçebilir ve şu tespiti yapabiliriz: Önemli görevler eda edecek olan insanların,
yanlarında aklı başında danışman/danışmanlar bulundurmaları akıl ve mantığın bir
gereğidir. Önemli misyon sahibi her insanın, insanları sevk ve idare etmekle sorumlu her
yöneticinin, eksiklerini tamamlayacak ve yanıldığında kendisini düzeltecek bir danışman
edinmesi, onun firaset ve fetanetinin göstergesidir.

Danışman Seçimi

Fakat hemen ifade etmek gerekir ki bir insanın yanında danışman bulundurması önemli
olsa da, danışman olarak seçtiği insanların hangi vasıf ve özelliklere sahip olması gerektiği
hususu bundan daha önemlidir. Çünkü bu konuda isabetli hareket edilmezse seçilen
danışmanın faydasından çok zararı dokunacaktır. Firavun’un yanından ayrılmayan Haman
gibi her yapılanı tasdik eden ve hatalara göz yuman birisi değil; en küçük bir yanlış
karşısında bile muhatabı incitmeden usûlünce uyarıda bulunabilen yüksek deha sahibi bir
insan danışman olarak seçilmelidir. Öyle ki bu kişi, bir karıncanın ezilmesine bile sessiz
kalmamalı, “Efendim, karıncaya basmamalıydınız!” diyebilmelidir. Yoksa Firavun’un halkına
karşı söylediği,  “Ben sizin en yüce rabbinizim.” (Nâziât sûresi, 79/24) sözü
karşısında sessiz kalan, belki de “İsabet buyurdunuz efendim!” diyen Haman gibi, etrafında
sadece kendisini pohpohlayan ve alkışlayan danışmanlara sahip bir idarecinin, kendi
felâketini hazırlayacağında şüphe yoktur.
Hele bir de bu danışmanlar bağlı bulundukları kişinin kredisini ve kendi konumlarını
kullanarak çıkar temin ediyor, farklı ihaleler alıyor ve yüksek kazançlar sağlıyorlarsa asla
bunları kaybetmeyi göze alamaz ve artık sürekli onun gözüne girmek, gönlünü hoş tutmak
ve ona şirin görünmek için uğraşırlar. Hiç olmayacak işlerini bile takdir eder, olumsuz gibi
görünen sözlerini hemen tevil ederler. Kısacası mevcut çıkarlarını koruma ve devam
ettirme adına bulundukları konumda ne yapmaları gerekiyorsa onu yaparlar.

Bir yöneticinin etrafında daire oluşturmuş ve bir çıkar çarkı kurmuş olan bu tür insanların
sürekli övgü, alkış ve takdirleriyle zamanla idarecilerini şirazeden çıkaracaklarında şüphe
yoktur. Onu, kendi kalıbının üzerinde başka kalıplar içine sokacaklar, ona numara ve drobu
uymayan elbiseler giydireceklerdir. Bu zavallı da zamanla kendini farklı ve üstün görmeye
başlayacaktır. Çünkü övgü ve medih insanı baştan çıkarır.

Mabeyn-i Hümayun

Öte yandan, karanlık ruhlu bu tür insanlar zamanla idarecilerin etrafında bir mabeyn-i
hümayun oluşturur ve çevreden gelen seslerin merkeze ulaşmasına mâni olurlar. Sağdan-
soldan gelen sesler onlara çarpar ve geri döner. Siz de bunların sadece yankısını duyarsınız.
Bunlar, danışmanlık yaptıkları kişinin etrafında Satürn’ün etrafındaki halkalar gibi halka
oluşturduklarından ona gelen pırıl pırıl fikirler bile öncelikle bu karanlık halkalara çarparak
renk değiştirir, bu yüzden çok güzel insanlar bile onun nazarında simsiyah görünmeye
başlar. Peygamberlerin yolunu takip eden bazı insanlar onlara semavî mesajlar gibi
mesajlar sunsalar bile, o bunları kendisini aldatmaya matuf birer diyalektik gibi görür.
Çünkü yanlış yönlendirmeler neticesinde zamanla değer ölçüleri bozulur ve doğruyu eğri
görmeye başlar.
Bilindiği üzere Devlet-i Âliye’de padişahın etrafındaki -bugünkü anlamıyla- müsteşarlar,
müşavirler, müdürler vs. mabeyn-i hümayunu oluşturuyordu. Hükümdar ihtiyaç duyduğu
meseleleri onlara soruyordu. Aynı zamanda onlar dıştan gelebilecek tehlikeler adına
hükümdar için koruyucu bir kalkan oluyorlardı. Yöneticilerle halk arasında bulunan
mabeyn-i hümayunun iyi olduğu zamanlarda bunlar önemli vazifeler eda etmişlerdir.
Bunu yapmanın yanında halkın istek ve arzularının veya toplumun önde gelenlerinin
mülâhaza ve tavsiyelerinin kırılmadan idareciye ulaşması noktasında da herhangi bir engel
oluşturmamışlardır.

Fakat tarihe ve günümüze bakıldığında çoğu zaman hadiselerin böyle cereyan etmediği
görülür. Maalesef mabeyn-i hümayun, genel itibarıyla idareciyle idare edilenler arasında bir
engel ve set oluşturmuş ve aşağıdan gelen seslerin kırılmadan yukarıya çıkmasına
müsaade etmemiştir. Özellikle bazı dönemlerde bir kısım riyakâr ve menfaatperest
insanlar bazen danışman, bazen genel müdür, bazen de koruma görevlisi gibi farklı
unvanlarla devlet idarecilerinin etrafında kümelenmiş, riyakârlıklarıyla onların gözüne
girmiş, güvenlerini kazanmış, sonrasında da onları yanlış yönlendirmişlerdir. Başkalarının
duygu ve düşüncelerini doğru bir şekilde üstlerine iletmemiş, söylenenleri arzu ettikleri
şekilde evirip çevirmişlerdir. Böylece onlar bir taraftan yöneticilerini aldatırken, diğer
taraftan da halka ihanet etmişlerdir. Devleti idare eden insanlar büyük birer veli bile olsalar
çevresindeki insanların iç yüzlerini ve gerçek niyetlerini bilemeyebilir ve onların hile ve
desiselerinden salim kalamayabilirler.

Benim en sevdiğim insanlardan biri Sultan 2. Abdülhamit Han’dır. Ben henüz on dört-on
beş yaşlarındayken, o zamanlar seksen yaşlarında olan ve zamanında Abdülhamit Han’ın
yaverliğini yapmış binbaşı Medet Efendi’yle birlikte kalmış ve ondan Abdülhamit Han’ın
çok fazilet ve meziyetlerini dinlemiştim. Dolayısıyla Abdülhamit Han, öteden beri benim
içimde bir sevgi abidesi hâline gelmiştir. Bu yüzden ona lâf söyletmem. Fakat yaşadığı
dönemde birçok entelektüelin ona karşı ciddi bir tavrı olmuştur. Mesela Mehmet Akif de
benim çok sevdiğim ve derin alâka duyduğum insanlardan birisidir. Çok saf ve samimi bir
insandır; hiç riya bilmez; dünyaya hiçbir zaman talip olmamıştır. Fakat bu iki insan,
birbirlerini sevmezler. Mehmet Akif’in onun aleyhine yazdığı şiir çoklarının malumudur.
Aynı şekilde tefsir tarihi boyunca rivayet ve dirayeti mükemmel bir şekilde bir arada götüren sayılı birkaç müfessirden biri olan Allame Muhammed Hamdi Yazır da merhum sultanı eleştirenlerden bir tanesidir.

Yaşadığı dönemde böyle önemli şahsiyetlerin ona karşı tavır almasının en önemli sebebi,
Sultan Abdülhamit’in etrafında oluşan mabeyn-i hümayundur. Onlar alttan gelen elit ve
entelektüel sınıfın duygu ve düşüncelerinin Sultan’a ulaşmasına fırsat vermemişlerdir. En
temiz sesler ve sözler bile oraya gelince kırılmış ve bozulmuştur. Dolayısıyla Abdülhamit
Han, olan biten şeyleri bütün gerçekliğiyle görememiştir. Belki de etrafındakiler tarafından
yanlış yönlendirilmiş ve yanıltılmıştır. Çünkü Hz. Üstad’ın ifade ettiği gibi, Allah bildirmediği
sürece bir insan veli bile olsa, başkalarının gerçek durumunu bilemez.

Liyakat Esasına Göre İstihdam

Sevk ve idarede mabeyn-i hümayun çok önemli bir faktör olduğuna göre, mutlaka her
idarecinin yanında onu iyiliğe sevk edecek ve kötülükten men edecek hayırlı yardımcıların
olması gerekir. Onlar bir taraftan, gördükleri problemler ve karşılaştıkları zorluklar hakkında
kendi çözüm önerilerini sunmalı, diğer yandan da halktan gelen öneri, teklif veya
şikâyetleri kendilerine göre yorumlamadan duru bir şekilde yukarıya intikal ettirmelidirler.
Maalesef bu, günümüzün en önemli problemlerinden biridir. Birileri başkalarının fikirlerine
kulak asmadıklarından ve onları ciddiye almadıklarından ötürü meseleleri yukarıya hep
yanlış intikal ettiriyor ve oralarda yanlış hükümlere varılmasına sebep oluyorlar.
Danışmanlar, özel kalem müdürleri, korumalar veya mabeyni oluşturan daha başka kişiler,
toplumla yöneticiler arasında perde olduklarından idarecileri toplumdan koparıyor ve her
iki tarafın birbirini doğru bir şekilde görmesine ve anlamasına engel teşkil ediyorlar.
İdareciler sadece meydanlarda ve mitinglerde kendisini alkışlayan kalabalıklara şahit
olduğu gibi halk da idarecilerini gerçek yüzüyle tanıma imkânı bulamıyor.
Her iki tarafın birbirini doğru tanıyabilmesi adına aradaki engellerin kaldırılması ve
mabeyn-i hümayunun şeffaflaşması gerekir. Bu açıdan böyle önemli bir vazifeye insan
seçerken liyakatin esas alınması çok önemlidir. Seçilecek insanların geçmiş tecrübelerine,
bilgi birikimlerine, iş kapasitelerine ve başarılarına bakılmalı ve buna göre istihdam
edilmelidir. Bunun dışında akrabalık, yakınlık veya dostluk gibi faktörler tercih sebebi
olmamalıdır. Bu tür yakınlara karşı mürüvvetli davranmak önemli bir erdem olsa da bir köy
muhtarlığına varıncaya kadar idare mevzuunda asla yakınların kayırılmaması gerekir. Bu
konunun hatır-gönül ilişkilerine tahammülü yoktur. Ne akrabalık bağları ne dostluk
ilişkileri ne çıkar ve menfaatler bu konuda yönlendirici olmamalıdır. Eğer bu konularda
dikkatli olunmaz, liyakate göre vazife verilmez ve farklı sebeplerden ötürü işten anlamayan
insanlar iş başına getirilirse devletin bekası tehlikeye girer.

Öte yandan liyakatli bile olsalar idarecilerle aynı duygu ve düşünceyi paylaşan insanların
onların yanlışları mevzuunda farklı tavır takınmaları ve doğruyu göstermede cesurca
davranmaları çok zordur. Onlar baştakilerle daha ziyade saygı ve sadakat temeline
dayanan bir ilişki geliştirdiklerinden ötürü, yapılan edilenlere eleştirel bir gözle bakamazlar.
Onların maaşla iş yapmaları, bulundukları pozisyonu korumaya çalışmaları ve hatta
gözlerini sürekli daha yüksek makamlara dikmeleri de onların fikirlerini özgürce dile
getirmelerinin önünde önemli bir engeldir. Yarınları adına değişik hesaplarla hareket eden
insanların, mesela milletvekili olacağı günü bekleyen bir danışmanın veya bakanlığa
gözünü diken bir milletvekilinin üstlerine karşı hakikati dile getirebilmesi gerçekten çok
zordur. Onlar gördükleri hatalar karşısında ciddi bir tavır ortaya koyamaz ve bunları
engelleyemezler. Böyle yapmakla onlar her ne kadar kendi çıkar ve menfaatlerini korumuş
olsalar da, idare kaybeder, sistem kaybeder ve neticede millet kaybeder.

Bu açıdan idarecilerin sadece çevresindeki danışman ve yardımcılarla yetinmemesi,
ülkesini seven ve hâdiselere bütüncül bir nazarla bakabilen farklı siyasi görüş ve
düşüncedeki insanların fikirlerinden de istifade etmeleri gerekir. Çünkü bu tür insanlar,
idarecilere yaranmaya çalışmayacak, parti çıkarlarına takılmayacak, bilakis ülke
menfaatlerini esas alacaklardır. Evet, ülke insanını alâkadar eden önemli adımlar atılmadan
önce meselelere objektif bakabilen insanların mülâhaza ve mütalaalarının alınması çok
önemlidir.

Meselenin Hizmet Gönüllülerine Bakan Yönü

Danışman tayini ve mabeyn-i hümayunla ilgili yukarıda arz edilen hususları sadece devlet
yönetimi açısından düşünmek meseleyi daraltmak demektir. Toplumun hangi
katmanında olursa olsun ifade edilen bu hususlar, bir yerde insanların sevk ve idaresiyle
meşgul olan herkes hakkında geçerlidir. Dolayısıyla bu ilkelerin, Allah yolunda hizmet eden
insanlar açısından da geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar hizmet gönüllüleri
arasında devlet yönetimindekine benzer bir mabeyn-i hümayun bulunmasa da, bazı
kimseler yönetici olarak bulundukları makam ve konumlarında kendilerine göre buna
benzer yapılar kurmuş, insanlarla aralarına bir kısım perde ve engeller koymuş, böylece
hem kendilerinin hem de başkalarının sürekli hüsuf ve küsuf (ay ve güneş tutulması)
yaşamasına sebebiyet vermiş olabilirler. Çünkü bu durumda hiçbir şeyi açık ve net olarak
göremezler. Beraber hizmet etme durumunda oldukları insanlar da rahat bir şekilde onlara
ulaşamaz ve dertlerini anlatamazlar. Hâlbuki onlara düşen vazife, her zaman herkese karşı
açık durmak ve her meselelerini ehliyle istişare etmektir.
Mesela okul, yurt gibi herhangi bir müesseseden sorumlu olan veya herhangi bir hizmet
faaliyetinin temsilcisi olarak iş başında bulunan insanlar, eğrildiklerinde kendilerini
doğrultacak, yanlış yaptıklarında usûl ve üslup hatasına düşmeden bunu dile getirebilecek
yardımcılar bulmaya çalışmalıdırlar. Onların yanında bulundurdukları kişiler, tıpkı
sahabenin Hz. Ebu Bekir’e dediği gibi, “Eğrilirsen seni kılıçlarımızla düzeltmesini
biliriz!” diyecek kadar doğru, müstakim ve cesur olmalıdırlar.
Hz. Musa bile, اُ“Onunla beni takviye et.” sözüyle, Allah’ın kendisine yardımcı
olarak vereceği Hz. Harun vasıtasıyla takviye edilmeyi ve güçlenmeyi talep ediyorsa, bizim
öncelikle buna ihtiyacımız vardır. Çünkü hiçbirimiz vahiyle müeyyet olmadığımız gibi,
peygamberlerin sahip olduğu fetanete de sahip değiliz. Dolayısıyla biz, seçeceğimiz hayırlı
danışmanlar ve onların faydalı fikirleri vasıtasıyla mantık ve düşüncelerimize güç
kazandırmalıyız. Bunu başarabilirsek kendi zaaflarımız içinde boğulmayız ve kolay kolay
sırtımız yere gelmez. Bu açıdan hayatın her biriminde bu meselenin bir esas olarak
alınmasına şiddetle ihtiyaç vardır.
* * *

Editör: EKREM ERDEM