YORUM – Birleşti birleşmeye ama kırk küsur yıl süren soğuk savaş boyunca oluşan maddi-manevi, sosyal-kültürel mesafe kısa sürede kapanmayacak kadar büyümüştü.

Aradaki derin uçurum başta ekonomi olmak üzere, dünya ve din görüşü açısından Doğu ve Batı Almanya toplumlarını uç noktalara savurmuştu zira. Bu ideolojik temelli ayrışma, sadece Almanya’ya mahsus değildi elbette. Aslında dünyayı ortadan ikiye bölen bir çatışmanın fay hattı Berlin’de ete kemiğe bürünmüştü sadece.

Fakat gidilen yolun yanlışlığı ve insanların hürriyete verdikleri önem o kadar aşikâr olmuştu ki, artık mızrak çuvala sığmıyordu ve değil duvarlarla belki dünyadan tamamen izole bile etseniz bu özgürlük ve refah taleplerini bastırabilmeniz, hakikati örtüp uzun süre halkınızdan saklayabilmeniz mümkün değildi.

Nitekim DDR rejiminin uyguladığı ambargolar ve baskı politikaları firar olaylarını, protesto gösterilerini tetikledi ve süreç ayrılığın sembolü olan Berlin duvarının yıkılması ve SSCB’nin dağılması ile son bulmuş oldu. Sonrasında ise zamanla arada oluşan bu farkın kapanması ve yaraların sarılması için, dönemin idareci, siyasetçi ve sivil toplum fikir önderlerinin sarf ettikleri üstün çaba ve gösterdikleri olumlu tavır takdire şayan.

İşte bu sene iki Almanya’nın birleşmesinin 30. yılı kutlanıyor ve bu birleşmenin getirdikleri ve götürdükleri de yeniden her iki kesimde tartışılıyor. Tamir ve yenilenme adına izlenen politikaların başarısı tartışılıyor ve varsa yapılan hatalar tekrar masaya yatırılıyor.

Artık eskisine göre daha çoğulcu, çeşitli ve çok-kültürlü hale gelen Alman toplumunun önündeki ev ödevleri ve fırsatlar konuşuluyor. Tabi ki, bu tartışma yeni boyutuyla her iki kesimde de yaşanan kuşak değişiminin izlerini de ortaya koyuyor. Yaşananları bir hastalığa veya travmaya benzetirsek, 30 yıl önce başlanan bu sıkı tedavi süreci ve uygulanan reçete herkesi memnun etmiş değil maalesef.

Her ne kadar kendi soyundan gelse de hala niçin Doğu Almanya’ya bu kadar para aktarıldığını bugün bile soranlar mevcut Batı Almanya’da. Maddi endişelerden kaynaklanan bu eleştirilerin yanında, Doğu Almanya’da da Batı’nın emir kulu haline geldiğini düşünen duygusal, hatta yere yer komünizm ve sosyalizmin getirdiği göreceli standart yaşam koşullarını özleyen ideolojik yaklaşımlar da göze çarpmıyor değil.

Bu hususta inisiyatif alan ve veren el konumunda olan Batı Almanya’nın meseleye akıllıca yaklaşıp sorunun çözümüne öncelikle ekonomik alandan başlamış olması dahiyane.

Öncelikle gelir dağılımındaki fark kapatılmaya çalışıldı ve maddi refahı sağlama adına yardımlarla işe başlandı. Sonrasında da Doğu Almanya halkının üretime katılmaları için yeni fabrika ve iş imkânları oluşturulmaya başlandı. Teşvikler sağlandı.

Diğer taraftan hem ırkçılık gibi sorunları sadece doğuda varmış gibi lanse etmek, hem de diğerini entegre ediyormuş gibi bir imaj sergilemek, Doğu Almanya insanını baştan beri biraz irrite etmiyor değil. Gerçi gururuna dokunuyor bile olsa eski doğu bloku insanı bunu kabullenmiş gözüküyor. Bu noktada, devam edegelen işsizlik parası ve sosyal desteklerin rahatlatıcı etkisini göz ardı etmemek gerekir.

Gerçi, eşyanın tabiatı da böyle değil mi zaten? Tarihte de ilerleyen, gelişen ve büyüyen toplum ve devletler hep söz sahibi ve dönüştüren olmamış mı? Bu duruma düşmek istemeyen insan veya toplumlar da tedbirlerini önceden almak, yanlış hayallere kapılmamak durumunda değiller mi?

Öteki taraftan ise, Batı Almanya toplumu da kendini haklı buluyor. Bu birleşme sonrasında bugüne kadar, Doğu’nun entegrasyonu adına çok büyük maddi fedakârlıklarda bulundular. Kendilerinden daha gelişmemiş durumdaki bu yeni eyaletlere kendi çalışıp kazandıkları paralardan, ödedikleri vergilerinden çok büyük miktarlar aktarıldı, hala da aktarılmaya devam ediyor. Örneğin batıda da işsizlik sorunu var kısmen ama Tesla şirketi dev fabrikasını eski Doğu Almanya sınırları içinde kuruyor.

Üstelik buna son dönemlerde Almanya’nın başını çok ağrıtan, Doğu eyaletlerinde kolayca yayılan aşırı sağcı grup ve partilerin güçlenmesi problemini de eklersek meselenin sosyal boyutu daha da sancılı.

Önce Doğu Avrupa ülkelerinden gelen işçilerin, sonra da savaş sebebiyle Ortadoğu’dan alınan mültecilerin intibak ve uyum sürecini de bu tabloya ekleyince toplum da elbette bu 30 yıl kutlamalarını biraz sancılı yaşıyor desek yeridir. Fakat ilaç acı da olsa hastalığı iyileştireceği için sabretmek gerekiyor. Üstelik kazanımları o kadar çok ki, bunun yanında eksikleri göze çarpmıyor bile.

Örneğin, bu birleşme hem Batı hem de Doğu Almanya’ya demokrasi, dayanışma, kardeşlik ve barış adına dünyada büyük prestij kazandırmış oldu. Diğer türlü, daha sınırındaki kardeşi ile problemini çözememiş bir Almanya, bugün her alanda dünyada liderliğe oynayamaz, Avrupa birliğinde motor görevi göremez ve örnek gösterilen bir demokrasi olamazdı.

Elbette bugün bile bazı yaralar tam iyileşmemiş olabilir, ama süreç devam ediyor. Zira, Willy Brandt’in da dediği gibi “Birbirine ait olan şeyler birlikte büyürler” ve Doğu ve Batı Almanya birlikteliği de aynen öyle oldu ve olacak.

Şehirlerin gelişmesi, insanların dünyaya açılmaları, demokrasi ve insan hakları gibi değerlerin yerleşmesi ve korunması için daha çok çaba gerekecek belki her iki taraf için de ama dünyanın yeniden sarsıntılar geçirdiği günümüzde, insan hakları ve demokrasiden taviz vermeyen, mazlum ve yolda kalmışlar için bir güvenli liman olan, her yönüyle gelişmiş önder bir Almanya’ya her zamankinden daha da çok ihtiyaç var.

Son söz olarak, özgürlüğün altını çizmekte fayda var. Zira Berlin duvarının yıkılması özgürlük açısından sembolik bir değere sahip ve iki Almanya’nın birleşmesi de bu özgürlüğün güvencesi olmuştur ve bundan sonra da hem Avrupa birliği hem de dünyada özgürlük düşüncesinin canlı tutulması adına büyük önem arz etmektedir.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

two × two =